Rüyalar uzun yıllardır herkesin ilgisini çeken ve bir çok toplumda üzerine düşünceler aktarılan ve bir çok düşünürün de çalışmalarına konu olan bir hal.
İnsan hayatının yaklaşık üçte biri uykuda geçtiğine inanıldığı ve 75 yıllık bir hayatın 25 yılı uyku hali olarak kabul edildiği için rüyalara ilgi daha fazla artar.
Rüyalar üzerine özellikle psikoloji ve tasavvuf ilimlerinde çok fazla çalışma bulunmaktadır.
İslam kültürünün erken dönemlerinden itibaren rüyalar çok önemsenmiş ve Hz. Muhammed (Sav) ile Hz. Ebubekir ve kızı Esma’nın rüya tabirciliğinde çok gelişmiş olduğu söylenmektedir.
Tasavvufta rüyalara “Ruhun Penceresi.” Denilir.
İbn’ül Arabi’nin Rüya-Alem- Hayal ve gerçeklik kavramları üzerine detaylı inceleme yapan Toshiko İzutsu alemdeki her şeyin bir sembolizmden ibaret olduğunu aktarır. Ve uyanıklık halinde zihnin dış kuvvetlereden etkilenmesi sebebiyle uyku sırasında gerçek rüyaya kavuşabildiğimiz yorumunu yapar.
Schimmel’in Halife’nin rüyaları adlı eserinde ise rüya çeşitlerinden bahseder ve gerçeğe uygun rüyanın “rüya-i sadıka” olarak ifade eder.
Mesajcı rüya olarak halk arasında tabir edilen rüyalara yakın olan bu rüyaları görebilmenin önüne geçen bazı durumlar olduğunu da ifade eder;
Haram ya da bedeni tehdit eden maddeler alınması,
Bakla ve sarımsak yenilmesi gibi…
Ünlü psikiatr Jung’a göre,” Rüya ruhun en özel ve en derin yerindeki küçük gizli kapıdır.”
Aslında rüyalar kendimizi gördüğümüz aynalar gibidirler. Bizlere gizli benliğimizi yansıtarak, kendi doğamızın gerçek yönünü açığa çıkarabilirler. Rüyalar vasıtasıyla bu tanıdık ama yabancı ülke tanınır hale gelirken, uykudan sonra rüyalarımız geri dönüp içeri gireceğimiz bir kapı aralığı ya da ruhsal alana atabileceğimiz bir adım olabilir.
Son olarak;
Kur ‟ân‟ da birkaç yerde anlatılan rüyâlar ile birlikte birçok peygamberin hayatında vahyin geliş yollarından biri olarak rüyalar kabul edilmektedir. Ve Hz. Peygamber en gerçek rüyanın sabahın erken saatlerinde görüldüğünü söylemektedir.
Ecem Kızıltoprak